|
Benim hakkımda
TARİH SİTESİ
Son yazılarım
Menü
Arkadaşlarım
BAĞLANTILAR
TARİHİ ESERLER
TARİHİ SİLAHLAR
TABLOLAR
TARİH KİTAPLARI
3D MEKÂNLAR
|
22/10/2009
-
OSMANLI DEVLETİNDE GÖREV ALAN BAZI ERMENİLER
|

OSMANLI DEVLETİNDE GÖREV ALAN BAZI ERMENİLER
Agop Gırcikyan Osmanlı imparatorluğunun ilk elçisi (Paris) Reşid Paşa’nın müşaviri Osmanlı imparatorluğunun Paris’teki Elciliğinin Maslahatgüzarı (1834-)
Krikor Agaton Osmanlı PTT Umumi Müdürü (1864) Hariciye Vekaletinde görevli (1848-1850) Sahak Abro Hariciye Vekaleti Umumi Katibi (1850-) Sebuh Laz Minas Paris Türk Elçiliği’nde Katip (1863) Krikor Odyan Hariciye Muhakemat Müdürü (1870) Serkis Efendi Hariciye’de Baş Sır Katibi (1870-1871) Ovakim K. Reisyan İstanbul Vize kasabasının Mahkeme Reisi (1879) Sakız Adası İhzari Mahkeme Reisi (1885) Rodos Adası İhzari Mahkeme Reisi (1887) Artin Dadyan Paşa Hariciye Müsteşarı (1880) Diran Aleksan Bey Belçika’da Türk Sefiri (1862) PTT Müfettişi Yetvart Zohrab Efendi Londar Sefiri (1838-1839) Hırant Düz Bey Mesine (İtalya) Sefiri (1900-1907) Hovsep Misakyan Efendi La Haye’de Elçi (1900-1907) Sarkis Balyan Kardağ’da ve İtalya’da Türk Konsolosu (1900-) Azaryan Manuk Efendi Hariciye Müsteşarı Kapriyel Noradunkyan Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi’nde Hariciye Nazırı (1912) Agop Kazazyan Paşa Maliye Nazırı/Hazine-i Hassa Nazırı Mikael Portugal Paşa Maliye Nezareti Müşaviri (1886) Ziraat Bankası Genel Müdürü/Hazine-i Hassa Nazırı (1891) Sakız Ohannes Paşa Hariciye Vekaleti Umumi Katibi (1871) Hazine-i Hassa Nazırı (1897) Garabet Artin Davut Paşa Viyana Sefiri (1856-1857) Lübnan Valisi (1861) PTT ve Nafia Nezaretlerinde Nazır (1868) Krikor Sinapyan Nafia Nazırı Krikor Ağaton PTT Umumi Müdürü (1864) Jorj Serpos Efendi Türkiye Telgrafları Umum Sekreteri (1868) Osgan Mardikyan PTT Nezareti Nazırı (1913) Tomas Terziyan, Nişan Guğasyan, Tavit Çıracıyan Mülkiye hocaları Krikor Zohrap,Bedros Hallacıyan İstanbul Mebusları
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz
:: Baglantı
|
22/10/2009
-
Ermenileri yöneten Yahudi ailesi
Ermenileri yöneten Yahudi ailesi
Yazar Levon Panos Dabağyan, asırlarca Ermeni toplumunu yöneten, Yahudi asıllı Pakraduniler adlı cemaatin hikayesini gün yüzüne çıkartmayı başardı. | Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü ortaya çıktı. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor. İddianın sahibi, araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederken, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante'yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir." diyor.
Bizans'ın krallıklarına son verdiği Pakraduniler, Selçukluların hakimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor.
Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin'e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee'yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alır. Sonra onları Fırat'ın ötesine, Güney Ermenistan'a yerleştirir. M.Ö. 700'lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim'e karşı bir sefer açar. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılır. Hıraçya'nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar'ı fazlasıyla memnun eder ve esir aldığı 10 bin Yahudi'nin yarısını Kral Hıraçya'ya hediye eder. Bu esirler arasında İsrailoğulları'nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da vardır. Şampat, kısa zamanda Hıraçya'nın takdirlerine mazhar olur. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükselir.
ESİRLİKTEN SOYLULUĞA
M.Ö. l5O'lerde soyunun Hz. Davud'a (as) dayandığını iddia eden ve adı "Pakarad Şampa" olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak'a başvurarak saray hizmetine girebilme talebinde bulunur. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat'ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak'ın en yakın bendeleri mevkiine erişir. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları'na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde eder. M.Ö. 90-36'larda Ermeni krallarına Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenler.
Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi'yi o da ülkesine götürür. Esirler arasından seçtiği "Aşod" adında bir asil Yahudi'yi özel hizmetine alır. Bu olaylar sonucunda Ermenistan'a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat'ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişirler. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045'e kadar Ermenistan'da saltanat sürmeyi başarır.
26 YÜZYILDIR YAHUDİLİKLERİ DEVAM EDİYOR
"Kripto Yahudilik"konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, "Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/ Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı / Baskı: 1933, Fransızca İst." adlı eserinde bu konuda hayli enteresan bilgiler veriyor: "Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'inci yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin'de, 'Erzurum-Sivas arasında', Marmara Denizi'nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy'de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano'lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler."
Dabağyan, Pakradunilerin kullandığıisimlerin Ermenilerden farklı olabildiğini söyleyerek; Ermeni tarihçi Gatoğigos Ğorenazi'den şu nakilde bulunuyor: "Simpat adını, 'Pakraduniler' oğullarına verirler. Bu isim İbranice'den geliyor ve aslı 'Şampat'tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan 'Pakrat, Simpat, Aşot, Kakik, İsrael, Tavit' gibi isimlerin Ermeni menşe'li olmadığı bariz şekilde meydana çıkmaktadır."
Dabağyan, Bizanslı tarihçi Pavstos'un, 3. Asır'da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de kaydediyor.
NASSİ: DOMUZ ETİ YEMEZLER
Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi cemaatleri konusunda uzman isimlerden araştırmacı-yazar Dr. Gad Nassi, Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini belirtiyor. Nassi'ye göre cemaatin yayılımı, Arapkir, Kapadokya ve Kilikya/Çukurova'ya kadar uzanıyor.
Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden farklı olduğunu, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını kaydediyor. Bir Yahudi-Ermeni'nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inandıklarını belirtiyor. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını da kaydediyor. Nassi, Pakradunilerin asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına uyduklarını, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde olduğunu ifade ediyor. Bunun da Ermeniler arasında "Yahudiliğin bir uzantısı" olarak değerlendirildiğini söylüyor. Nassi, Pakradunilerin, ticaret ve finans alanında çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19'uncu yüzyıla kadar Gürcistan'da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiğini ifade ediyor.
RAFIZÎ ERMENİLER KİM?
Fransız Mareşali Horace Sebastiani, Türkiye Ermenileriyle ilgili 1814 tarihli raporunda Ermenileri normal Ermeniler ve "Rafiziyyun/Rafiziler" olarak ikiye ayırır. Dabağyan "Osmanlı İmparatorluğunda Şer Akımlar" kitabında bu raporu değerlendirirken, Fransızların Türkiye'deki etnik yapıya daha 1800'lü yılların başında bile ne kadar hâkim olduklarının anlaşıldığını ifade ederek şöyle tepki veriyor:
"Selçuklular devrinde, Alparslan'ın saflarına geçerek, Bizans'a karşı savaşan ve sonradan İslam dinini kabul eden Ermenilerin büyük bir kısmı, bilâhere 'Alevi Mezhebi'ne geçmiş ve öyle kalmışlardır. (...) Demek ki, Mareşal Horace Sebastiani, Fransa'nın Türkiye üzerinde taşıdığı gizli emellerin tahakkuk sahasına aktarılacağı zaman, Osmanlı topraklarında yaşayan bilumum unsurlardan istifade edebilmek için Anadolu topraklarında yaşayanları da iyiden iyiye tetkik etmiş veya ettirmiş!"
Ermeni asıllı Türk vatandaşı yazar Torkom İstepanyan ise Pakradunilerle ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: "Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11'inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064'te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığındılar. Bu devre onlar için huzur oldu. Vatanlarına sımsıkı bağlandılar. Türkler tarafından bunlardan' bazılarına 'Amiral'lik unvanı verildi. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmış oldu. Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I'in soyadı 'Balcıyan'dır." (Sorun olan Ermeniler / Suat Akgül, Ali Güler, Türkar Yay. İst. 2003. s: 402)
"ERMENİ İSYANLARININ ARKASINDALAR!"
Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden "1. Zeytun İsyanı'nın" arkasında Fransa ve Vatikan'ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: "Ani Beldesi'nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu'nun muhtelif bölgelerine dağılan 'Pakraduni Hanedanı' mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa'nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi."
Dabağyan 1862 ve 1895'te iki kez denenen isyanın Türkiye'ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akámete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: "Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadar, organizeler mi bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine 'Pakraduni!' dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, 'Pakradunisin ulan sen!' derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır."
(Aksiyon Dergisi) |
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz
:: Baglantı
|
22/10/2009
-
Omurgalı olmanın örneği: Âkif
|
 Omurgalı olmanın örneği: Âkif “Bir Destan Adam Mehmet Âkif Ersoy” adlı biyografisinin yazarı Abdurrahman Şen’le, Âkif’i konuştuk: Ropörtaj: Gülcan Tezcan
Toplum olarak bir türlü üzerinde anlaşamadığımız kavramlar yüzünden ciddi gerginlikler yaşadığımız bir dönemde ülkeye birlik ve bütünlük ruhunu hissettiren en temel metinlerimizden İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Âkif Ersoy’u yeniden okumak daha büyük anlam taşıyor. “Büyük dava adamı, büyük aksiyon insanı, sözünün eri ve mahalle kahvesi konuşmasını aruzla şiire aktaracak kadar usta şair Mehmet Âkif'i Türk gençliğine anlatmak, tanıtmak yolunda bir
çabaya ihtiyaç var bugün!” diyerek milli şairimizi üzerine bir dizi çalışma başlatan kültür dünyasının önemli isimlerinden gazeteci-yazar Abdurrahman Şen, bugüne kadar bilinenden farklı bir Mehmet Âkif portresi koyuyor ortaya. Her türlü art niyetlerden ve siyasi tercihlerden arındırarak kaleme aldığı “Bir Destan Adam Mehmet Âkif Ersoy” adlı biyografisi Metropol Yayınları’ndan okura ulaşan Abdurrahman Şen’le Âkif’i, Âkif’in bugüne söylediklerini ve omurgalı olmayı konuştuk.
Âkif’in “dostluk” anlayışına, “söz verme” mantığına, “doğruluk” kavramına kattığı örnek davranışlardan birini uygulayanı gördüğümüzde, göklere çıkartıyoruz artık. Oysa Âkif’te bu hasletlerin fazlası var ve samimi olarak var.
* Mehmet Âkif'le ilgili bugüne kadar bir çok tanımlama yapılmışken siz ilk kez O'nun için “Bir Destan Adam” tarifini yaptınız. Mehmet Âkif'i “Bir Destan Adam” yapan nedir?
Mehmet Âkif Ersoy’un yanında uzun süre geçiren ve bugün elimizdeki en detaylı Âkif bilgilerini bırakanlardan biri olan Mithat Cemal Kuntay, Âkif’in kişiliğini özetlerken; “İlk tanıdığım zaman ona inanmadım: Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabiî bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş sene bugün gelmedi. Otuz beş sene onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkâr derecesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan ahlakıyla, kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken, o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu?” diye soruyor.
Âkif’in “dostluk” anlayışına, “söz verme” mantığına, “doğruluk” kavramına kattığı örnek davranışlardan birini uygulayanı gördüğümüzde, göklere çıkartıyoruz artık. Oysa Âkif’te bu hasletlerin fazlası var ve samimi olarak var. Hiçbir günü birlik mülahaza Mehmet Âkif’in “doğru bildiği”nden sapmasına gerekçe olamıyor. Bugün özlemini çektiğimiz “omurgalı” olmanın neredeyse tek örneği Âkif.
Mehmet Âkif’i bugüne kadar anlatan büyüklerimiz, dostlarımız; Mehmet Âkif Ersoy’u tanımak ve tanıtmak için; “Millî marşımızın şâiri”, “İslâm şairi”, “Millî şair”, “mütercim”, “hâfız”, “Türk dilinin usta şairi”, “hatip”, “güreşçi”, “özellikle ney ile meşgul olan bir musikişinas”, “başarılı bir yüzücü”, “camideki şair”, “uzun mesafe yürüyücüsü”, “aruzu Türkçe’ye uyarlayan şair”, “Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Burdur Mebusu”, “büyük fikir adamı” ve “söyleyip yazdıklarını yaşayan örnek bir insan” gibi sıfatları uygun görmüştü O’na. Ve bu sıfatların hepsi de son derece uygun Âkif için. O halde bu kadar zengin sıfatın hakkını veren bir insanın, daha yaygın biçimde anlatılması gerektiğini düşündüm.
“Destan” kelimesinin taşıdığı anlam bütünlüğü içerisinde de Âkif’i tanımlarken, “Bir Destan Adam” demeyi uygun gördüm. Hayatının ve özelliklerinin çok azı günümüz insanları tarafından bilinen Âkif’i, tarihî gerçekler ışığında destan gibi anlatmalı, gelecek kuşaklara da taşımalıyız, diye düşünüyorum.
*Milli şairimizle ilgili bir çok biyografik çalışma varken neden yeni bir kitap yazmaya ihtiyaç duydunuz? Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran farklar neler?
Maalesef edebiyat tarihimiz de siyasî kamplaşmalarımızın esiri olmuş durumda… Bu yanlış tercihin sonucu olarak da İstiklâl Marşımızın şairi Mehmet Âkif başta edebiyat tarihlerimiz olmak üzere bir çok kaynakta hak ettiği nisbette yerini almıyor.
Her fırsatta dile getirdiğim bir ayıbımız var. Milli marşımız bugün okullarımızda, “içindeki yabancı kelimeler” eklemesiyle inceleniyor, tahlil ediliyor. Lise mezunlarımızın birçoğu, ders kitabında gördüğünden fazla bir bilgiye sahip değil Âkif hakkında. Bu eksikliği bir özet kitapla gidermek isteyerek, sadece İstiklâl marşımızın yazılışı, kabulü çerçevesinde küçük bir çalışma yapmıştım 2 sene önce. Bu kitabı görüp beğenen değerli ağabeyim Mustafa Miyasoğlu, çalışmamın genişlemesi gerektiğini söyledi bana. Sonra Metropol Yayınları sahibi sevgili kardeşim İrfan Koçyiğit’le yapmış aynı görüşmeyi. Ve İrfan kardeşimle bir araya geldik. Amacım Âkif’in farklı özelliklerinin hepsinin altını çizmekti. İnşallah başarmışızdır.
İki asırdır kafalar karışık
* Mehmet Âkif'in yazdığı 'İstiklâl Marşı'nın birleştiriciliğine vurgu yapıyorsunuz kitabın önsözünde. Ancak milli şairimiz böylesi bir eser ortaya koymuş olmasına rağmen hep belli bir kimlik içinde görülmek ve gösterilmek istendi. Neden böyle bir kalıba sıkıştırılmak istendi Âkif'in kişiliği?
Türkiye’nin kafası neredeyse 2 asırdır karmakarışık. Toplumun önünde bulunan bir çok kimse de daha çok taraftar bulmaktan tutun da kendini, ideolojisini haklı göstermek gibi gayretler içerisine girdiklerinde gerçekler üzerinden konuşmayı tercih etmiyorlar. Çünkü o yol bilgi gerektiriyor en başta. Oysa sloganlar, şekiller, simgeler üzerinden konuşmak kolay… Sloganlarla gaza getirilen kitlelerin şekillerle gözlerini boyamak, simgelerle hedeflerini şaşırtmak mümkün. Âkif söz konusu olduğunda da durum değişmiyor. Bugün ülkemizde yüz binlere hitap edebilen köşelere sahip “gazeteci / yazar” sıfatlı bir çok insan, Âkif konulu bir şeyler çiziktirirken; “Âkif Atatürk devrimlerini içine sindiremedi ve ülkeyi terk etti. Fesi çıkarmamak için Mısır’a gitti!” diyebiliyor mesela…
Oysa Âkif’in fes ile adeta dalga geçen mısraları olduğunu, bahsi geçen yasal düzenlemenin Mısır’a gidişten 2 yıl kadar sonra yapıldığını bile bilmiyor bu yazarlar!
Örneklemeye kalkarsam sayfalar yetersiz kalabilir ama… Sadece kitabıma aldığım “Müslümanlar neden geri kaldı?” başlıklı bölüme göz atmak bile Âkif’in nasıl ileri görüşlü bir aydın, nasıl geniş düşünceli bir entelektüel olduğunu ayan beyân ortaya koyuyor… Peki, Âkif neden böyle bir kalıba sıkıştırılmak istenmiş olabilir? Toplumu bilgiyle, gerçeklerle değil de sloganlarla, şekiller ve simgelerle yönetmeyi bırakmak istemeyenlerin kültürel hıyanetinden, diyelim kısaca buna da.
*Mehmet Âkif'in hayatını incelerken sizi en çok etkileyen ne oldu?
Bugün yitirdiğimiz ve özlemini çektiğimiz ne kadar haslet varsa üzerinde toplamış olması. Omurgalı olması yani… Ve bilgisi, hoşgörüsü, tevazuu…
*Kitapta Mehmet Âkif'in Nasrullah Camii'ndeki vaazının da tam metnine yer vermişsiniz. Bu vaazı bu kadar önemli kılan nedir?
O dönemi kısaca hatırlarsak: Başta İngilizlerin desteğindeki Yunan birlikleri Eskişehir önlerine kadar gelmiş. Dahilî ve haricî kimi yönlendirmelerle, propagandalarla ve yorgunluktan, bezginlikten, ümitsizlikten dolayı halkın savaşacak gücü ve inancı neredeyse tabana vurmuş. İşte böyle bir ortamda, Ankara’dan, Mustafa Kemal’den gelen davetle Sebilürreşad’ı da taşıyarak Ankara’ya giden Âkif hemen Hacı Bayram’da vaazla halkı uyarmaya başlıyor. Ardından Kastamonu Nasrullah Camii’nde de bir vaaz veriyor. Bu vaaz Sebilürreşad’da yayınlanıyor ve bölgelerin kuvvet komutanları tarafından da derginin bu sayısı çoğaltılarak, ordu birliklerine, bölge halkına da bu vaazda dile getirilen mesajlar ulaştırılmış oluyor. Millî Mücadele’ye halkın katılımını sağlamak açısından son derece önemli bir nokta burası. Bu vaazın belki de daha önemli tarafı bana göre muhtevası. Ekonomiden, uluslar arası siyasete kadar öyle detayları ele almış ki Âkif. Bugün bile böylesine ihatalı siyaset, kültür, ekonomi ve askerî ağırlıklı bir konuşmayı bir arada yapabilecek insan kıtlığımız olduğunu söylemek abartı olmaz sanırım. Mesela mükemmel bir batı tahlili var bu vaazda. Örneklerle, “Yenilemez” görülen batının aslında bir de komünizm belasıyla uğraşmak zorunda olduğunu da detaylı biçimde anlatıyor bu vaazında Âkif. Ve halka umut aşılıyor. Batının yenilebileceğini ortaya koyuyor. Mücahede ruhunu ateşliyor milletin. Metni okuyanlar, ne demek istediğimi daha iyi anlayacak sanırım. (sanatalemi.net)
Öğrenciler, Âkif’i not kaygısıyla tanıyor
* Mehmet Âkif'in şairliği kimilerince pek kabul görmez, eleştirilir. Ancak kitabınızda yer alan görüşler tam tersini söylüyor. Bu anlamda da hakkı teslim etme anlamı mı taşıyor bu çalışma?
O noktaya olabildiğince girmedim aslında. Sadece dönemin edebiyatçılarının görüşlerinden alıntılarla yetindim ki o kadarı bile gerçeği görmemize yetiyor eğer art niyetli ya da kompleks sahibi değilsek. Bugün Necip Fazıl’ın şiirini sınıflandıranlar olduğu gibi Mehmet Âkif’te eleştirecek başka bir konu bulamadıklarından olacak; “Ama iyi bir şair değildi!” diyenler var. Onlara da Safahat’ı okumalarını tembihleyeceğim. “İ’tiraf” başlıklı şu dörtlüğü de Âkif’in şairliğine laf söyleyenlere ithaf etmek gerek. Âkif diyor ki; “ Safahat’ımda, evet, şi’r arayan hiç bulmaz / Yalınız bir yeri hakkında ‘Hazin işte bu’ der. / ‘Küfe’? Yok. ‘Kahve’? Hayır. ‘Hasta’? Değil. Hangisi ya? / Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!” Daha başka söz söylemeye, bu tevazu karşısında sözü uzatmaya gerek var mı?
* Bugün bu ülkenin çocukları ülkenin milli marşını yazan şair hakkında ne kadar bilgiye sahip? Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda üzerine düşeni yapıyor mu? Yani ders kitaplarının ön sayfalarına İstiklal Marşı'nı basmak yeterli mi yeni nesillere bu duyguyu vermek için?
Lise mezunlarımız, not kaygısıyla öğrenebildiği bilgi kırıntılarıyla tanıyor milli marşımızın şairini. Hele bir de yanlış bir edebiyat öğretmenine denk gelmişlerse, yanlış bilgilerle de tanıdığını sanıyor. Millî marşın şairini anma günlerine üst düzey devlet büyüklerinin katılmasına bu millet son 10-15 yıl içerisinde şâhit olmaya başladı neredeyse. İstiklâl Marşı karşısında hazır ola geçenler, İstiklâl Marşı’nın manasına karşı sanki mücadele veriyor. Neyse ki bu tablo Âkif’i anlama ve anlatma noktasında müsbete doğru yön değiştirmiş durumda. Yeni nesillere daha doğru ve kalıcı biçimde tanıtabilmek için; Âkif hakkında araştırma ve değerlendirme kitapları, şiirler, hikâyeler yazılmalı, tiyatro oyunları sahnelenmeli. Filmler çekilmeli. Çağdaş iletişim araçlarının tümü bu iş için seferber edilmeli kısacası.
Mehmet Âkif’in filmi de çekilmeli
Mehmet Âkif'in hatırasına sahip çıkma konusunda yurt içi ve yurtdışında yeni yeni birtakım adımlar atılmaya başlandı. Sizce bunlar yeterli mi? Milli şairimizin hakkıyla tanınması ve hatırasının yaşatılması için neler yapılmalı? Bugüne kadar sürdürülen suskunluk bile başlı başına bir ayıp. Ama bu canlanma da ümit verici. Umalım ki kısa süre içerisinde milli şairimizin hakkıyla tanınması ve hâtırasının yaşatılması için daha plânlı ve programlı adımlar atılır. En son Mevlâna Yılı dolayısıyla da gördük ki gücü elinde bulunduranlara yakın durabilen, yaklaşabilenler bir şeyler yaptırabiliyor. Ama yapılanlar güdük kalıyor. Çünkü; kültürel ayaktan uzak, ekonomik çıkışlı hareket edilmiş oluyor. Oysa işe nereden başlanacağına karar verilerek plânlı programlı bir çıkış gerek. O zaman daha doğru hamlelerde bulunmak mümkün olur.
* Sizin çalışmalarınızın kitapla sınırlı olmadığını biliyoruz, diğer projeleriniz neler ve ne aşamada?
“Bir Destan Adam” isimli kitabı hazırlarken, bazı olaylar adeta birer birer gözümün önünden geçti. Yine böyle bir anda, hazırlıklarda bana yardım etmekte olan Yahya Kemal Baş kardeşime; “Biz bunun filmini de çekmeliyiz!” dedim. O günden sonra da hazırlığın her aşamasında böyle bir ihtiyacın varlığını daha bir derinden hissettim. Şimdi kitap yayınlandı. Şu andan itibaren söz konusu filmimin senaryosu üzerinde çalışmaya başlamış bulunuyorum. Kısmetse 2009 yılı sonlarında “Bir Destan Adam” filmimiz hazır olur. Âkif’le ilgili birçok film çekilebilir, çekilmeli de. Biyografi çekmenin tüm zorluklarını en aza indirerek böyle bir işe kolları sıvadık. İnşallah mahcup olmayız hem seyircilere hem de Âkif merhuma.
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz
:: Baglantı
|
22/10/2009
-
Mehmet Akif, vatanperver Kur’an nurunun tebliğcisiydi
|
 Mehmet Akif, vatanperver Kur’an nurunun tebliğcisiydi
Devlete ve millete ömrü boyunca hizmet eden Mehmet Akif, vatanperver, üretken entelektüel bir yazar, şair, siyaset adamı, idealist bir aydın, Kur’an nurunun tebliğcisi bir ahlak adamıydı. O, Dünya İslam Birliği için Hilafet kurumunun tıpkı Vatikan gibi mutlaka yaşatılıp, ihya edilmesinin şart olduğu fikrindeydi. Bu, şairin genç nesiller tarafından ibret ve örnek alınacak siyasi bir görüşü olabilirdi.
On yıldan beri Türkiye dışında ve en çok Mısır’da oturmakta olan “Safahat” müellifi Mehmet Akif, iki gün evvel Halep’ten şehrimize gelmiştir…” Akif zamanın büyük bir bölümünü Bereketzade Cemil Ağanın konağında halkla sohbet ederek değerlendiriyordu. Her gün Asi Nehri kıyısında düzenli olarak yürüyüş yapıyor ve sonra da dinlenmeye çekiliyordu. Şair, yıllardır yaşadığı Mısır gurbeti ve çöl sıcaklarından, iklimi, coğrafyası ve sosyo-kültürel yapısıyla Anadolu’nun doğal uzantısı olan Antakya’da gönüldaşlarıyla kucaklaşıp, hasret giderdi. Halkın işgal acısını ve Anavatana hasretini birlikte yaşadı. Kötü günlerin ömrü kısa olacaktı. Onlara umut ve moral verdi, sıkıntılarını sohbetlerle paylaştı.
Ali İlmi Fani, Filozof Rıza Tevfik’e yazdığı 14 Ağustos 1935 tarihli mektubunda konuya şöyle değiniyordu:
“Perşembe akşamı Akif Beyefendiyle beraber Halep’e yetiştik. Geceyi Refik Halid beyin yanında geçirdik. Ferdası sabahı Antakya’ya geldik. Kendisini Bereketzade Cemil Beyin konağına misafir eyledim. Cemil Beyle Hilvan’da tanışmışlardı. Hakkında pek ziyade hürmet göstermekte ve bu suretle istirahatını temine çalışmaktadır. Akif Bey vaziyetten pek memnundur, ancak kendisinden bir saat ayrılmak dahi kabil olmadığından benim hürriyetim elimden gitmiştir. Hatta şu kısacık mektubu bile size beş gün sonra yazmaya vakit bulabildim…”
Sağlığı dolayısıyla, Akif’e: fazla yormadan günübirlik kısa turlar düzenleyerek ve çift katananın çektiği payton-hantürlerle yakın çevredeki mesire yerleri gezdirildi. Asırlık çınar gölgeleriyle Narlıca yolu üzerindeki Maşuklu, suları ve şelaleleriyle ünlü Harbiye ve Tosunpınar’da leziz memleket yemekleri ikram edildi. Akif’in bir aylık Antakya ziyaretinin üç günü hariç hepsi de şehir merkezindeki Cemil Ağanın konağında geçti. Sadece üç gün de Tosunpınar’daki Halefzade Mesrur Ağanın çiftlik konağında geceledi. Akif’in 1935 yılınsa misafir edildiği Konak şimdi Tosunpınar Ortaokulu olarak değerlendiriliyor.
Sabah ezanına dek süren sohbetler
Şair: Antakya’dan, İstanbul’da bulunan prenses Emine Abbas Halime yazdığı mektupta bu şehri ve halkını övmekten bitiremiyor. “…Antakya şehri sırtını Habibi Neccar dağına vermiş, ayaklarını Asi nehrine uzatmış, gözlerini de karşıki Toros cibaline dikmiş, ağaçlık, bahçelik, zeytinlik, bağlık, sulak, yemyeşil bir Türk yurdu… Değersiz eserleri dolayısıyla fakire gıyaben aşina çıkan ahali, fevc fevc ziyaretime geldiler. Davet davet alıp dağlara, bahçelere, bağlara götürdüler. Hele konağına indiğim Cemil Bey, ev sahipliğini bendenize devrederek, mahcup bir misafir gibi kendisi bir köşeye büzüldü. Ahçılar, hizmetçiler bütün emirleri bendenizden telakki eder oldular. Asıl beylerine hiçbir şey sormaz oldular.! Asalet mutlaka kendini gösteriyor. Asil adam ne kadar düşse, gene sağlam bir tarafı kalıyor…”
Gördüğü samimi ilgi ve misafirperverlik onu çok mutlu etmişti. Tabiplerin tavsiye ettikleri gibi beslenme disiplinine riayet ettiğinden çok rahatlamıştı. Üşüyüp-titreme ve arkasından yüksek ateşle seyreden bir nöbet geçirince 22 Ağustos 1935 günü Akif’e tekrar sıtma aşısı yapıldı. Bereketzade Cemil Ağanın konağında bazı gece sohbetler, künefe-kerebiç ve taş kadayıf ikramlarıyla sabah ezanına kadar sürerdi.
Fransızlara karşı direnen Osmanlı torunu, bağımsızlık yanlısı çeteler, Ubeydiye üzerinden gelip ansızın Cisir Hadid Karakolu’nu çapraz ateşe alarak sekiz askeri öldürdüler. İşbirlikçi milislerin kılavuzluğunda ve cebri gece yürüyüşüyle üstün silahlarla donanmış bir Fransız ordusu iz sürerek Aşağı Kuseyr yaylasına indi. Fransız birliklerine karşı çarpışan Çetelere devamlı yardımlarıyla destek veren Beberte köyü baskınında dört şehit verdik. Harmanlar yakıldı, döven ve cercerlere koşulu büyükbaş hayvanlar kurşunlandı. Hele çete İzzettin Konuralp’e yataklık eden Büyükburç köyü Amık yolu ve Yanıkali üzerinden cebel toplarıyla bombardıman edildi. Fransız lejyonerlerine karşı dişediş-gözegöz çarpışan çetelerimiz Fransız ve paralı askerler-lejyonerlere karşı tam bir taciz sebebiydi. İşgalden sonra ilk dört yıl çete savaşlarıyla İşgalci düşmanların sesi-soluğu kesilmişti. Silahlı mücadelede kesin sınırlarla dost belli, düşman belliydi. Ama on beş yıllık belirsizliği ancak Ankara’nın müdahalesi çözebilecekti.
Akif’i ağlatan şiir
Ali İlmi Fani, Ankaradan gelen Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan Yayladağlı şair Ahmet Türkmen (Teymur)”un “Firakından ey Antakya kara bahtım sana ağlar” diye başlayan şiiri Akif’in huzurunda okudu:
Hilal gitmiş, salip gelmiş ne matem tutmuş afakın,
Bahar ağlar, harif ağlar, sana Seyf-ü şita ağlar
Ezan mahkum, Salip hakim aman ya Rab nedir hikmet?
Buna elbet diyar ağlar, melek ağlar, sema ağlar.
Garip bir hükm ile Misak-ı Milli nakzedilmiştir.
Bu davada değil millet, desatiri kaza ağlar.
Yetim kalmış bu yerlerde hezeran Türk’ün evladı.
Eder feryad mezalimden, felekde ses-seda ağlar.
Belayı dehrile bağrım nasıl yanmış ki ey Teymur!
Hayat benden kaçar, eninimden cefa ağlar…
Safahat’ın duyarlı şairi bu mısraları yüreği kabarak ve duygulanarak dinledi, gözleri doldu.
Akif Antakya halkının Fransız işgalinden duyduğu ezikliği ve Anavatan hasretiyle hürriyete olan zaptedilmez arzusuna yakından şahit oldu. Minarelerde okunan ezanla, çevresinden kulağına ulaşan, Türkçe’nin Arapçayla zenginleşen şeker gibi Antakya şivesi, Ona Fatih’te geçen gençlik yıllarını hatırlatıyordu. Üsküdar’ı, Beylerbeyi’ni, Çamlıca’yı hatırlatıyordu…
Camlı kahvenin gramofonlarından son melodiler etrafa yayılıyor. “Bağdat’ın hamamları-Yanıyor külhanları…” arkasından,” Şu karşıki dağda kar var duman yok” Akif bu türküleri zevkle dinliyordu. Asi nehri doluluğunca ve üzerinde sürükleyip götürdüğü kütüklerle birlikte, Süveydiye’ye doğru akıp gidiyor. Müziğe karşı büyük ilgisi ve sempatisi olan Akif’in, Antakya türküleriyle kulakları yıkanıyordu. Yenikapı ve Sultanahmet’teki gelenekler Antakya’da aynen yaşanıyordu. Bu ne büyük mutluluktu.
Hatay devletinde “Akif” törenleri
İskenderun Sancağının Ankara’ya mı, yoksa Şam’a mı bağlanacağının siyasi platformda konuşulduğu, Pilebisit yahut referandum tartışmalarının sürekli gerginliklere sebep olduğu en kritik günlerde Akif’in vefat haberi Antakya’ya ulaştı. Onun kadim dostları ve sevenleri, merhum şair aralarındaymış gibi tekrar toplandılar. Misafir olduğu Cemil Ağanın konağında muazzez ruh-u şerifine hatimler indirildi. En çok üzülenlerden biri de eski arkadaşı ve Akif’i Lübnan gurbetinden alıp getiren davet elçisi, edebiyat öğretmeni Ali İlmi Faniydi. Teessürünü ve duygularını Akif tarzı şiire sığınarak, beyaz kağıda döktü.

Ey, bağrıyanık şairi İslam elinin gel!
Gel, bağrına basmak için açıldı sana her el.
Dalma ebedi uykuna bir lahza uyan da,
Ruhumdaki hicranları sil gel de şu anda.
Bak, başka bahar arzediyor şimdi tabiat,
Doğmuş gibidir afakına fecr-i ezeliyet.
Zulmet eridi, her yer ışıklarla donandı,
En gamlı gönüllerde ne sevdalar uyandı.
Geldindi, fakat faslı hazanıydı bu yurdun.
Baktın da solan rengine, vurgun gibi durdun.
Sezmiştin onun çektiği a’lamı derinden,
Asi’ye düşen gözyaşının mevcelerinden.
Fikrinde geçen bahse hemen nokta koymuştun
Şu şiiri hazin bir sesle okumuştun:
“…Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm,
Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum,
Ya Rab, beni evvel getirseydin, ne olurdu?..”
Haklıydın evet, gülşeni küldü bu diyarın,
Sönmüştü şen neşeleri o eski baharın.
Tan yerlerinde yaslı bulutlar sürünürdü,
Her gün batıda kanlı alevler görünürdü.
Gökler doğacak aylara hasretle bakardı,
Aysız gecenin koynuna yıldızlar akardı,
İşte bu hazan bir kara rüya gibi geçti,
Yıllar bile en korkulu rüya gibi geçti.
Görmek bugünü sence de en mutlu dilekti,
Kalsandı ne var, beklediğin gün gelecekti.
Gittin bizi öksüz gibi avare bıraktın,
Kalsandı Hatay marşını sen yazacaktın!
Gül devri onun geldi, fakat bülbülü nerde?
Yadın gibi onmaz yaralar kaldı ciğerde!
Geleceğin düşünürü Reyhanlı’dan Hüseyin Cemil Meriç de Antakya Lisesi’nin kitap ve edebiyat dostu öğrencilerinden biriydi. Mehmet Akif’in aziz hatırasına kaleme alınan bu şiir, bütün talebelere yazdırıldı ve ezberlendi.
Referandum neticeleninceye kadar, şiirleriyle milletin moralini yükselten Mehmet Akif, Mecliste, Ulu Camii ve Habibi Neccar’ın minberlerinde, mahalli basında ve okullarda sürekli olarak gündemde kaldı. Ancak batı tipi kültürel metamorfozun sancıları da başlamıştı. Bağımsız Hatay Devletinin kurulup, ilan edildiği 2 Eylül 1938 akşamı, düzenlenen altı yüz kişilik muhteşem balo (!!!), Türkiye Cumhuriyetinin İstiklal Marşıyla başladı. “Hakkıdır Hakka tapan Milletimin İstiklal!” sayhası, manifestosu ve Antakya’da ilk balo! Caz müziğiyle başlayan tango, arkasından lokomeyşın ve flamingoyla hızlanan dans neydi? Lorke ve halayımıza hiç benzemiyordu. Antakyalı genç meraklılar hayatlarında ilk defa, duvarların üzerinden balo seyrettiler. Fransız’dan kurtulmuştuk ama “bu ne perhiz– bu ne lahana turşusuydu.” Bu manşetten haberi, meraklıları Yenigün gazetesinin 3.9.1938 tarihli nüshasından iftiharla veya ibretle okuyabilirler.
Bugün köprübaşında Gündüz Sineması olarak kullanılan taş binada, Hatay Millet Meclisi 8 Eylül 1938 günü toplandı. Genel kurulda yapılan görüşmelerde Hatay halkının da bir milli marşı olması gerektiği vurgulandı. Türkiye Cumhuriyetinin Milli Marşının Hatay için aynen kabul edilmesi teklifi, oy birliğiyle ve ayakta alkışlarla kabul edildi. Bu tarihten itibaren Hatay’ın resmi dairelerinde, okullarında ve kışlalarında Akif’in yazdığı İstiklal marşı okunmaya başlandı.
Hatay, Akif’in şiirleriyle coşardı
Mehmet Akif’in vefat yıldönümlerinde mutlaka onu minnetle ve rahmetle anma törenleri Hatay’ın bütün ilçelerinde yapıldı. 27 Aralık 1938 günü yani Akif’in vefatının ikinci yıldönümünde Antakya Kız Lisesi’nde “Büyük Türk-İslam şairi ve İstiklal marşının kudretli mübdii Mehmet Akif için” sabahleyin henüz dersler başlamadan önce ilk tören yapıldı. Hatay Devleti Milletvekillerinden Arif Hikmet Süralin de katıldığı törende, öğretmenler hürriyet ve birlik üzerine konuşmalar yaparken, talebeler de önce Akif’in Antakya için yazdığı şiiri, sonra da Safahat’tan dörtlükler okudular.
Aynı gün öğleden sonra, Antakya Erkek Lisesi’nin geniş konferans salonunda daha görkemli bir tören düzenlendi. Şehrin sayılı münevverleri, Meclis Başkanı Abdulgani Türkmen, ikinci başkan Vedii Münir Karabay ve çok sayıda mebus, öğretmen ve halkın katıldığı anma töreni saygı duruşu ve İstiklal marşından sonra Akif hakkında onun şiirleriyle örülü konuşmalar başladı. Talebeler Safahat’tan derledikleri şiirlerle kitleleri coşturdular.
“…Her insan bilmelidir ki, dünyada yaşadığı her olayın fizik ötesi, ahiret hesaplaşması vardır. Bu denge ancak evrensel ahlak kurallarıyla sağlanır. Akif’e göre farklı düşüncelerle birlikte hoşgörü içinde olmak, insanın anlayışını, idrakini ve karakterini yükseltir.
Gençler için önce kitap okumak, çevreyi ve dış ülkeleri gezip-görmek, başka medeniyet mensuplarının, kültür ve hayata bakışlarını öğrenmek büyük kazançtır. Milli ve moral erdemleri zayıf insanlara güvenilmez. Akif’e göre, imanı olmayan ilim üretken değildir. Aynı şekilde ilmi temel üzere kurulu olmayan iman işe yaramaz. Akif’in yaptığı dış gözlemlere göre, şarkta insana saygı ve değer yok. İnsanlar birbirlerini dinlemiyor ve anlamıyorlar. Millet olabilmenin ve birlikte mutlu yaşamanın şartı çok çalışmak ve evrensel İslam ahlakına sahip olmaktan geçer… Hoş görülü, doğu ve batıyı tanıyan, ilim, ahlak ve teknolojiye vakıf bir nesille memleketimiz payidar olur…”
Yaşarken unutturulmak istendi
Lise müdürü Zekeriya beyin alkışlanan bu konuşmasından sonra, lise son sınıf öğrencisi Kemal Sülker “Gençlik ve Mehmet Akif” konulu tarihi konuşmasını yaptı. “…Şimdi ihtifalini yaptığımız Mehmet Akif, vefatından az önce işgalci Fransızların güvensizlik havası içinde Antakya’ya gelip dolaşmış bir halk ve hamaset şairidir. Aramızda bulunduğu sırada kendisine lakayd kalışımızı, bizden ayrıldıktan sonra aziz hatırasına kucağımızı açmakla ödüyoruz… İstiklal Marşı’nın memlekete ve milli tarihimize eşine az rastlanır bir armağan sunan Mehmet Akif, ömrü boyunca kalemini yalnız sanatı ve ideali için kullanan, maddi hayatının hırpalanmasına katlanan, fakat düşüncelerine ve imanına el sürdürmeyen bir Türk-İslam şairidir. Onun sofulukla itham edip, kıymetini hiçe sayanlar, ideal ve idealisti takdir edemeyen, davası uğruna hayatını feda edenler anlamayan zavallılardır…” Türkiye’de henüz yaşarken unutturulmak istenen ve ölü muamelesi gören Mehmet Akif, Hatay’da her yıl yapılan törenlerle rahmetle anıldı ve yaşatıldı. Antakya ziyaretinde Bereketzade Cemil Ağanın konağında sohbet sırasında Mustafa Kemal’i kastederek:
“…Eğer O, halife olmak isteseydi ilk biat eden ben olurdum ve şimdi böyle vatan hasretiyle diyar diyar sürünmezdim…”dediği, 1939 yılında İskenderun’da ve Antakya’da halk arasında konuşuldu. Ancak bir gazetede yayınlanamadı. O, Dünya İslam Birliği için Hilafet kurumunun tıpkı Vatikan gibi mutlaka yaşatılıp, ihya edilmesinin şart olduğu fikrindeydi. Bu, şairin genç nesiller tarafından ibret ve örnek alınacak siyasi bir görüşü olabilirdi.
Devlete ve millete ömrü boyunca hizmet eden Mehmet Akif, vatanperver, üretken entelektüel bir yazar, şair, siyaset adamı, idealist bir aydın, Kur’an nurunun tebliğcisi bir ahlak adamıydı. Yakın arkadaşlarından Fatin Gökmen, Onun vefatını ebcet hesabıyla mısralara döktü.
“Mum gibi yandı ciğer, çünkü vatan türküsünü
Hep geçen kapkara günlerde terennüm etti.
Çıktı “Kırklar” bir ağızdan, dediler tarihini
İçimizde vatanın şairi “AKİF” gitti…”
Mecburi sürgünden vatan topraklarına acılı dönüş
Hİlvan gurbeti artık son bulmalıydı. Artık ne Endülüs ne de Ganj kıyıları, Akif Allah’ın lutfettiği ömrünün temditlerini memleketinde-İstanbul’da geçirmeye karar verdi. 1936 yılının haziran ortalarında İskenderiye’den kalkan bir yolcu vapuruyla İstanbul’a kesin dönüş yaptı. O da görüyordu ki: Bu seyahat bir sonun başlangıcıydı. Yıllar önce Tacettin Dergahında yazdığı marşın on kıtalık tam metni içinde duaya hatta feryada dönüşen mısralar vardı:
“…Canı cananı bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda!”
On yıllık mecburi sürgünden sonra, uğruna hayatını adadığı vatan topraklarına ancak yıpratıcı bir hastalığın son günlerinde geri dönmek nasip oluyordu. Doğduğu, sokaklarında büyüdüğü gönüller sultanı İstanbul’u dünya gözüyle bir kere daha görebilmek her şeye değerdi.
İlk günlerini prenses Emine Abbas Halim’in Maçka’daki Mısır apartımanında dinlenerek geçirdi. Yoğun tedavi kürü için bazen Nişantaşı Sağlık Yurdu’na yatırıldı.
Hastalığın ağırlaşarak ilerleyişi ve tedavi için çırpınan hekimlere rağmen, tıbbın çaresiz kaldığı noktaları görüyordu. Akif daima Allah’ın merhametine sığınan tevekkül ehli bir Hak yolcusuydu. Her umutsuzluktan harikulade bir mutluluk çıkarmasını biliyordu. Ömrünün altmış üçüncü baharındaydı…
“…Ne mutlu bana, sevgili peygamberimin yaşında öleceğim !..” diyordu.
Nihayet, 27 Aralık 1936 günü ölüm meleğine teslim oldu ve Hakka yürüdü. Bu akibet, hısım-akraba ve sadık dostları tarafından bekleniyordu ama kederleri tarife sığmazdı. Gasledildi, kefenlendi ve cenaze namazı kılınmak üzere garip ve kimsesiz bir meyyit gibi İstanbul Belediyesine ait bir cenaze arabasıyla, Beyazıt Camii’ne getirilip musalla taşı üzerine bırakıldı.
Dönemin hükümetinin ilgisizliği inanılır ve affedilir gibi değildi. İstiklal marşı yazarı olan, bir milli şairi resmi törenle defnetmek akıllarına bile gelmedi.
Ancak tek atlı bir cenaze arabasıyla taşınan tabutun üzerinde Mehmet Akif’in ismini okuyan bir Tıbbiye öğrencisi, büyük bir heyecanla koşarak anfilere ve sınıflara dalıp, bu büyük insanın vefatını haber verdi. Her fakülteden üniversite öğrencileri bir anda Beyazıt meydanını doldurdular. Büyük boy ay-yıldızlı bayrakla tabutun üzeri örtüldü. Resmi ideoloji, içerde Rektörlük, dışarıda da güvenlik güçleri vasıtasıyla Üniversite öğrencilerinin cenazeye katılmalarını yasakladı. Fakat galeyana gelen milli duyguları ve Safahat şairine olan muhabbetleriyle talebelere yasak sökmüyordu.
Topluluğun içinden yükselen haykırışlarla, yol boyunca tekbirler, tehliller ve fatihalar uçuşuyordu. Beyazıt Camii’ndeki toplu cenaze namazından sonra, Edirnekapı Mezarlığı’na kadar, hiç kimse tarafından haberdar edilmeyen, davet edilmeyen, çoğunu Üniversitelilerin teşkil ettiği büyük bir konvoy, hayatı ve eserleriyle gönüllerde büyüyen Akif gibi bir büyük şahsiyeti ebedi yolculuğuna uğurladılar. Ayrılmadan önce, mezarı başında son bir kere daha, toplu halde ve gözyaşları içinde İstiklal marşını okudular. O iki tarih arasına sığmayacak kadar büyük bir sanatkar ve örnek bir ahlak adamıydı. Onu yakından tanıyan yazarlardan Mithat Cemal’in vurgusuna katılmamak mümkün değil:
“…Fetihten beri şehrin toprağına, kendi eseriyle gömülen ilk ölü."
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz
:: Baglantı
|
22/10/2009
-
Âkif'in Beyrut Ve Antakya Seyahati
|
 Âkif'in Beyrut Ve Antakya Seyahati
Hazırlayan: Mehmet Sılay
Nil kıyıları ve sorgulama dönemi
Manevi yükselişle birlikte iç dünyasını sorgulayan tasavvufi şiirleri ise Nil kıyılarında ve El-Ezher avlusunda kaleme aldı. Kıpti ve Nobyan gençlere Mısır Üniversitesinde Türkçe öğretmek ve Türk edebiyatı dersi vermek için düzenli olarak, haftada iki defa Kahire'ye iniyordu. Ona heyecan veren bu koşuşturmadan yorulmadığı gibi büyük mutluluk duyuyordu.
Hilvandaki hayatını "inziva ve itikaf" diye adlandıran Akif, iç dünyasını zenginleştiren bu yalnızlığından razıydı, mutluydu ve memnundu. Daha çok genç kuşakları yüreklendiren vurgularla, hamaset ve sosyal ağırlıklı dizeler Anavatanda yazılmıştı. Manevi yükselişle birlikte iç dünyasını sorgulayan tasavvufi şiirleri ise Nil kıyılarında ve El-Ezher avlusunda kaleme aldı. Kıpti ve Nobyan gençlere Mısır Üniversitesinde Türkçe öğretmek ve Türk edebiyatı dersi vermek için düzenli olarak, haftada iki defa Kahire'ye iniyordu. Ona heyecan veren bu koşuşturmadan yorulmadığı gibi büyük mutluluk duyuyordu. Ancak 1934"ün kış mevsiminde, aziz arkadaşı ve kötü gün dostu Abbas Halim Paşa'nın vefat haberiyle ziyadesiyle sarsılmıştı. Bu sahavet-cömertlik sembolü, sadık arkadaşı ve kültür adamının defniyle meşgul olup evlatlarını teselli etti. Artık Akif için Büyük acıyı paylaşacak kimsesi kalmamış ve koca Kahire boşalıvermişti. Aziz arkadaşının vefatıyla sanki Mehmet Akif bir hayati organını kaybetmişcesine kendini eksik hissetmeye başladı.
Bir dostu kaybetmenin hüznü
Akif, sabah ve akşam yürüyüşleri dışında çalışma odasında sürekli okuyordu. Masa üstüne yerleştirdiği hediye gramofona taş plaklar sürüp memleket havalarıyla klasik müzik dinliyor, sonra da kendini ibadete vererek namaz ve zikre bol zaman ayırıyordu. 1935 yılının ilkbaharında Onun da sağlığı bozulmaya başladı.
Bir sabah kalktıklarında yüzü ve elleri solgundu.
Eşi İsmet Hanım:
--"…Efendi, galiba sen sarılık olmuşsun! " diye Onu uyardı.
Akif, önce kollarına, sonra da aynada yüzüne dikkatle baktı, gözlerinin akı bile sararmıştı. Aynı gün Hilvan Bölge hastanesi-Müsteşfesinde bir hekime göründüler. Şiddetli baş ağrısı vardı, kendini yorgun ve bitkin hissediyordu. Kansızlıkla ilgili ilaç, vitamin hapları ve perhiz tavsiyeleriyle evlerine döndüler. Çok sıvı alacak ama tuzlu yemeyecekti. Birkaç gün içinde zayıfladı, gül yüzündeki pembelik soldu rengi koyulaşmaya başladı. Her gün artan halsiz, bitkin ve iştahsızdı.
El elden üstündü ve can tatlıydı, bir kere de Kahire'nin tanınmış hekimlerine muayene oldu, "müsteşfede" laboratuar tahliller tekrar yapıldı. Artık bazen kontrol, bazen de hacamat için başkentteki doktorlara taşınmaya başladılar.
Hastalıklar peşini bırakmıyor
Hastalık değişik bulgular veriyordu. Saatler süren karın ve baş ağrılarıyla birlikte, üşüme ve titreme nöbetleri, sırılsıklam terleten ve yine en az bir saat süren yüksek ateşle sonlanıyordu. Hastalığa bazıları Humma-i Muhrike diyordu. Karasu humması diyenlerin yanında, karaciğer ve dalağın büyüdüğünü, karın ve kol-bacak şişmelerine bakarak "Bu bir karaciğer hastalığı olan sirozdur !" diyorlardı. Nihayet yapılan konsultasyonla siroz teşhisi kesinleşti.
Mısır'ın yakıcı, subtropikal sıcaklarından uzak ve serin bir yerde "tebdil-i hava" yapmasına karar verildi. Hastanede doktorlarla, Hilvan'daki evinde, eşi ve çocuklarıyla müşavere edildi. En yakın ve en uygun mekan Beyrut idi.
Akif bavulunu hazırladı ve 1935 temmuzunun son haftasında İskenderiye'den kalkan ilk yolcu vapuruyla hareket etti. Saatler sonra, yamaçlarındaki sedir ormanlarının uzaklardan göründüğü Beyrut iskelesinde karaya ayak bastı. Tavsiye edilen doktor muayenesinde Akif'te sirozdan başka bir de Malarya, yani sıtma olduğu da ortaya çıktı.
Beyrut'ta kaldığı günler içinde İslâm'ın dört büyük müctehidinden biri olan Evzai'nin türbesine gidip fatihalar ikram ederek saygıyla ziyaret etti. Ertesi gün tekrar hekim kontrolünden geçti.
Aşı yapıldı ve yeni tedavi yöntemlerinin uygulanmasından sonra Beyrut ve Akdenize yüzlerce metre yukardan bakan ve yoğun sedir ormanlarıyla kaplı, Cebel-i Lübnan'ın en meşhur yaylası Suk-ul Garb köyüne çıktı. Havası bol oksijenli, suyu kaliteliydi. Diğer ülkelerden gelenlerle birlikte Akif de "Funduk el - Haccara "-Haccar Oteline-yerleşti.
İstanbul'a yazdığı mektuplarda hayatından memnun ifadeler okunmaktadır. Oysa Akifi Lübnan dağlarına savuran, yıpratıcı hastalığının doğurduğu ağır ve tahammülü zor zaruretlerdi. Bir mektubunda bunu vurguluyordu.
-- "…Burada Mısır'ın sıcağıyla tozundan mahrumum. İlk gün bu mahrumiyeti hissettim. Lakin artık ona da alıştım…"
"…Misafir olduğum otel hayli kalabalık, maamafih dervişlerin Kesrette Vahdet dedikleri gibi, sırf kendi alemimde yaşıyorum…"
Gönüllü geziler yahut böyle doktor raporuyla "tebdil hava" gerektiren hastalıklar dolayısıyla mecburi seyahatler Akif'i bulunduğu yerden çabuk bıkan bir insan haline getirdi. Dost sohbetlerinde anlattığı, yalnızlığına hayran olduğu seyyah Abdurreşit İbrahim gibi gezmek istiyordu. Özellikle Hindistan ve İspanya'yı merak ediyordu. Arkadaşlarıyla yaptığı sohbetleri okuyucularıyla da paylaşmaktan mutluluk duyuyordu. Ama ömrü vefa etmedi.
Dünyayı tanıma hayali...
"…-- Nasip olursa nisan ayı içinde İspanya'ya giderek Endülüs İslam Medeniyetinin bakıyesi olan Elhamra harabesini görmek istiyorum. Zannederim çok iyi bir şey olacak. Meşhudatımı –müşahede ettiklerimi, gördüklerimi-yazar, bir manzume vücuda getiririm. Bir Müslüman şairi için o havaliyi, o asarı ziyaret etmemek doğru değil. Mamafih bu niyetimden kimseyi haberdar etme, anlıyor musun?
"...Hayırlısıyla bu seyahat tahakkuk eder, sonra ihtisasatımı nazma da muvaffak olursam çok sevineceğim. Ümid ne tatlı şey ! …Baharda Elhamra'yı temaşa edip, yazın tasvirine çalışacağım. Gelecek kışa Himalaya dağlarına çıkarak, Ganj nehri vadilerinde dolaşarak, öbür bahara Hind şiirleri yazacağım !..."
Sırat-ı Müstakimin 1 Temmuz 1326 tarihli nüshasında Akif'in üzerinde durduğu konu seyahat ve dünyayı tanımaktır.
"… -- Bilad-ı Garbın ahvalini tasvir edecek seyahatnamelere bizde lüzum olsa bile, ihtiyacımızı bertaraf etmek elimizdedir. Bu eserleri tercümelerinden de okur ve Avrupa hakkında istediğimiz bilgiyi istediğimiz eserden alabiliriz.
Lakin Asyayı hangi eserden öğreneceğiz?
İtiraf etmeliyiz ki: dünyada en az tanıyıp bildiğimiz kıta, menşeimiz ve memleketimiz olan Asya'dır. Bu eski dünyadaki ülkelerin en meşhurlarını, yalnız isimlerini bilmek suretiyle tanırız. O mütenevvi iklimlerde yaşayan akvamın lisan, ahlak ve adetlerine dair pek az şey biliriz…"
Başka şehir ve ülkelere yapılan seyahatlar, ticari ve siyasi maksatla yapılabilir ama Akif'e göre bu gezilerin sosyolojik faydaları önceliklidir ve her şeyin üzerindedir.
Antakya halkı Âkif'in yolunu bekliyor
Fakat bu sefer evinden ve çocuklarından ayrılıp Lübnan dağlarına tırmanışı geriye dönüşü ve tedavisi mümkün olmayan yıpratıcı, amansız bir hastalık yüzündendir.
Yüzelliliklerden Muhittin Meydani, Beyrut'ta çıkardığı El-Necm yani Yıldız gazetesinde Mehmet Akif'in, aynı hafta Lübnan'a teşrifini duyurdu. El-Necm gazetesi, Şam, Halep ve İskenderun sancağına günlük ulaşır ve okunurdu. Yine Yüz elliliklerden Refik Halid Karay,Tarık Mümtaz Göztepe, Celal Kadri ve Hasan Sadık gibi aydınlar bu bölgede yaşıyordu. Bazıları yaylaya çıkarak şair Mehmet Akif'le görüşme imkanı buldular.
Antakya'da ise farklı bir heyecan yaşanıyordu. Halk ve aydınlar arasında milli şairimizi, Safahat ve Sırat-ı Müstakim'de, kuvay-ı milliyi ateşleyerek kurtuluş savaşını başlatan yazılarıyla tanıyanlar, bunca yakına gelmişken Akif'in yüzünü de görüp onunla şehrin en aziz bir misafiri olarak sohbet edip, tanışmak istediler. Antakya eşrafından Bereketzade Cemil Ağa, Akif'i Hilvan inzivasında tanımış ve candan sohbetine doyamamıştı.
Cemil Bereket:
--"Türkiye Cumhuriyetinin Milli marşını yazan büyük şairimizi aramızda görmek bizim için paha biçilmez bir şereftir !" diyordu.
Antakya ileri gelenleri arasında müşavere edildi ve görev taksimi yapılarak karara varıldı.. Davet sahibi Cemil Ağa, davet elçisi de Akif'le yıllar önce İstanbul'dan yakın tanışıklığı olan, Yüzelliliklerden, Antakya Lisesi edebiyat öğretmeni Kozanlı Ali İlmi Fani olacaktı. Hiç vakit kaybetmeden yola çıkıldı. Ali İlmi bey Beyruta geldi ve Suk-ül Garp yaylasına tırmanıp, Akif'i hem dinlendiği, hem de tedavi olduğu otel odasında buldu. Karşılıklı gönül alıcı sözlerden sonra Ali İlmi bey: kendisinin Lübnan toprağına geliş sebebini ve teklifini lisanı münasiple ifadeye çalıştı.
-"…Efendim sevenleriniz İskenderun Livasında sizin yolunuzu hasretle gözlüyorlar. Burada yalnız başınıza kalmanın da bir manası yok. Bol oksijenli havası ve meşhur Zugaybe suyuyla Antakya'nın iklimi Beyrut'tan daha sağlıklı. Tabiblerimizin kontrolünde aşılarınız da yapılır…"
Böyle zor zamanda aranmak, hasta halinde Şairi çok duygulandırmış ve mutlu etmişti. Cemil Ağa'nın ve İskenderun Sancağı'ndaki aydınların selamlarını ilettikten sonra, Onu yine lisanı münasiple Antakyaya davet etti. Akif bu nazik daveti bitkin ve yorgun olduğu halde, memnuniyetle kabul etti.
Halep üzerinden ve 9 Ağustos 1935 günü Antakya'ya ulaştılar. Yol yorgunu olan Şair, bir gün dinlendikten sonra Antakyalı sevenleriyle tanışmaya başladı. Cemil Bereket, bugün Hatay Vilayet binasının karşısındaki görkemli konağını ona tahsis etti. Antakyada yayınlanan, Ankara yanlısı ve işgale direnen Altınözü, Vahdet, Doğruyol ve Yıldız gazetelerinde tarihi ziyarete yer verildi. Yenigün Gazetesinin 11 Ağustos 1935 tarihli nüshasında Akif'le ilgili haber manşetten geçiyordu.
Beyrut'ta "tebdil-i hava"
Hastalığının teşhisiyle birlikte Mısır'ın yakıcı, subtropikal sıcaklarından uzak ve serin bir yerde "tebdil-i hava" yapmasına karar verildi. En yakın ve en uygun mekan Beyrut idi. Âkif bavulunu hazırladı ve 1935 temmuzunun son haftasında İskenderiye'den kalkan ilk yolcu vapuruyla hareket etti. Saatler sonra, yamaçlarındaki sedir ormanlarının uzaklardan göründüğü Beyrut iskelesinde karaya ayak bastı.
|
Yorumlar (
yok
) :: Yorum Yaz
:: Baglantı
|
|